Gezi Fotoğrafçılığı Serisi – Kosova, Makedonya


Gezmek, seyahat etmek, farklı insanları ve kültürleri tanırken yeni yerler keşfetmek, her zaman insan için yenileyici ve heyecan verici olmuştur. Bu düşünceyle yola çıkarak sizleri Türk Nikon Gezi Fotoğrafçılığı serisi ile tanıştırmıştık.

Bugün gezi fotoğrafçılığı serisinde Arnavutluk – Tiran sokaklarından sonra Kosova ve Makedonya’da dolaşıyor olacağız. Fotoğraf kareleriyle ve anlatımıyla bizlere Kosova’yı, Makedonya’yı anlatacak kişi Kıvanç Ekinci oluyor. Kısa bir alıntıyla ön bilgi vermiş olalım ve ardından sizi Kosova – Makedonya fotoğrafları ve gezi notlarıyla baş başa bırakalım.

1982 Istanbul, Sarıyer doğumluyum. Özel bir şirkette finans bölümünde çalışıyorum. Küçük yaşlardan beri Sarıyer Spor Kulübü’nün maçlarını takip ederdim, sonraları kompakt fotoğraf makineleri yaygınlaşmaya başlayınca son 10 yıldır gittiğim maçlarda fotoğraflar çekerek bunları arşivlemeye başladım. Böylece fotoğraf çekmenin büyüsünün ben de farkına vardım, şimdi başkalarıyla paylaşmaya değer bulduğum her konunun fotoğrafını çekiyorum. Fotoğrafçılık konusunda teknik anlamda çok fazla yetkin olmamakla birlikte, her karede daha fazla şey öğrendiğimi düşünüyorum.

Gezi Fotoğrafçılığı Serisi – Kosova, Makedonya

Gezginlik sevdası içime düştü düşeli her fırsatı değerlendiriyorum. Bu sefer planım hava yoluyla Arnavutluk’un başkenti Tiran’a gittikten sonra kara yolu ile Kosova ve Makedonya’ya geçmek. Tiran’a indikten sonra otogarın yerini soruşturunca öğreniyorum ki koskoca Tiran’da otogar yokmuş, her istikametin otobüsü meydana yakın sokakların birinden kalkıyor. Kosova otobüslerinin Tiran Milli Tarih Müzesi’nin arkasından kalktığını öğreniyorum. Şoförlerden birine ertesi gün sabah 6’da kalkacak otobüs için yer ayırttırıyorum.

Sabahın karanlık vaktinde otobüse bindim, Tiran’dan hafif bir yağmur ve serin bir hava eşliğinde ayrılıyoruz. Kuzeye doğru ilerledikçe yolun etrafı ormanlarla kaplanıyor, etrafta karlı zirveler belirmeye başlıyor. Kosova sınır kapısında yaklaşık 15 dakika bekliyoruz, toplam yolculuğumuz üç saatten biraz daha fazla sürüyor ve Kosova’nın başkenti Priştine’ye varıyoruz.

1999’da sona eren Kosova Savaşı’nın ardından uzun süre Nato kontrolü altında özerk bir tarafsız bölge ilan edilen Kosova, 17 Şubat 2008 tarihinde tek taraflı olarak bağımsızlığını ilan etti. Aynı gün Kosta Rika bu genç cumhuriyeti tanıyan ilk ülke olmuş, ertesi gün ise ABD, Türkiye, İngiltere gibi birçok diğer ülke. Yunanistan, Güney Kıbrıs, Rusya ve İspanya ise bu bağımsızlığı kabul etmeyeceğini ilan eden ülkeler. Buna rağmen aradan geçen 6 sene içerisinde tam 106 ayrı devlet Kosova’nın bağımsızlığını tanımış durumda.

DSC_3782

DSC_3848

DSC_3731

DSC_3779

Priştine otobüs garından şehir merkezine doğru giderken karşıma Bill Clinton’un heykeli çıkıyor. Kosova Savaşı esnasında Sırp Kasabı Miloşeviç’in Müslümanlara yönelik yürüttüğü, batıların kabulü ile “etnik temizlik” veya sözün doğrusu “soykırım”ın en kanlı günlerinde, Nato’nun bölgeye yaptığı hava harekâtı kararının alınmasında etkili olan Bill Clinton’un heykeli 2009’da bizzat Clinton tarafından açılmış.

Yıkıcı savaş sonrası henüz genç bir ülke olan Kosova’nın bakımsız bir yer olmasını beklerken yüksek binalar, geniş caddeler ve pırıl pırıl yaya yolları ile karşılaştım. Mağazalar, restoranlar son derece modern, buna karşın fiyatlar da makul. Kosova Cumhuriyeti kendine ait herhangi bir para bastırmamış, ülkede Euro kullanılıyor. 5-10 Euro’ya çizmeler, kol saatleri, palto, mont ve başka pek çok ürün satın alabilirsiniz.

DSC_3708

DSC_3714

İlk durağım Kosova Müzesi, bu müzede arkeoloji sergileri var, girişte dağıtılan broşürlerden öğrendiğim 9000 parça arkeolojik eser Sırplar tarafından çalınarak Belgrad’a götürülmüş. Bence müzede ki en çarpıcı bölüm, Sırpların işlediği cinayetleri göz önüne seren fotoğraf sergisi, bu bölümde ayrıca Sırplara karşı başlatılan Nato operasyonunda yer alan ülkelerin her biri için özel bir bölüm var ve bayrakları konulmuş. Türk bayrağı ve Kosova bayrağı ile ayrı ayrı resim çektiriyorum sonra da müzenin girişinde ki hatıra defterine, Türkçe ve İngilizce olarak “Yaşasın Tam Bağımsız Kosova Cumhuriyeti” yazıyorum.

Sonraki ziyaretim İbrahim Lütfi Camii, caminin ismi bu ancak kapısında ki Türkçe tabelada “Fatih Sultan Mehmet Camii TİKA (Türk İşbirliği ve Kalkınma Ajansı) tarafından restore edilmiştir” yazıyor. Caminin avlusunu temizleyen görevli ise Caminin isminin İbrahim Lütfi olduğunu ancak yenilemeden sonra bu tabelanın asıldığını, çok masraf edildiği için buna ses çıkarılmadığını söyledi.

DSC_3761

DSC_3837

Kosova’da görülmeye değer bir başka nokta ise Newborn Anıtı, Priştine’nin kalabalık meydanlarından birine “Yeni Doğan” anlamına gelen NEWBORN kocaman harflerle maket olarak konulmuş. Maket harflerin üzerinde Kosova’nın bağımsızlığını tanıyan ülkelerin bayrakları var. Bir resim de burada ki Türk Bayrağının önünde çektiriyorum. Rahibe Terasa Katedrali ve Milli Kütüphaneyi de ziyaret etmek istiyorum ama ikisi de kapalıymış şansıma. Geceyi, hükümet binasının çok yakınında ki Parlamento Otel’de geçiriyorum.

DSC_3790

Kosova’da ikinci günümün sabahı bir önceki günkü gibi yağışlı değil ama daha soğuk. Öğleden sonraya kadar şehri dolaşıp etrafı seyrediyorum. Bir kafede bir şeyler yiyip içmek isterken garsonla aramızdaki anlaşamamazlığı çözmek için yan masadaki üniversiteli gençler çevirmenlik yapıyorlar. Sonra da ahbap oluyoruz. Gevezelik yapacak adam bulmuşum kaçırır mıyım, başlıyorum sorgu hakimi gibi sormaya. Nato yönetiminin sona erdiğine çok memnunlarmış zira farklı pazarlardan ihraç edilen ürünlerle fiyatlar çok düşmüş. Söylediklerine göre Kosova’da Arnavutluk’la birleşmeye gitme yönünde de bir siyasi görüş varmış ve bu ciddi olarak tartışılıyormuş. Kısa süren arkadaşlığımız sonrasında tokalaşıp ayrılıyoruz.

Kosova hakkında edindiğim diğer bilgileri de şöylece özetleyebilirim; Kosova’da 1389 – 1913 yılları arasında 500 yıldan uzun süren Osmanlı hâkimiyeti boyunca Türk Nüfus %50’nin üzerinde imiş. Ancak Londra anlaşması ile buranın Sırbistan Krallığına terk edilmesinin ardından Türk nüfus sürekli azalma göstermiş. Şu an Kosova’da ki Türklerin kesin sayısı bilinmemekle beraber, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) tarafından yapılan nüfus sayımında “konuştuğunuz diller hangileri” sorusuna 2 milyonu aşkın Kosova’lının 250bin kadarı Türkçe cevabını vermiş bu da yaklaşık %12 demek. Kosova’da dolaşırken Kosova Demokratik Türk Partisi yazan bir tabela da görüyorum.

Saat 13:30 gibi, otelin emanetine bıraktığım çantamı yüklenip otogarın yolunu tutuyorum. Kime sorduysam yarım saatte bir cevabını aldığım Üsküp arabasının kalkış saatinin 3 saatte bir olduğunu öğreniyorum otogara vardıktan sonra. Sırada ki otobüsün kalkmasına 1 saat kadar var, çaresiz etrafta gezinip duruyorum. Otobüs saat tam 15:00’te hareket ediyor. 5-10 dakika yol aldıktan sonra muavin Arnavutça bir şeyler söylüyor ve otobüs sağa çekip duruyor, ben ne oldu diye düşünürken otobüsün yolcusu ve yükünün başka bir araca nakil edileceğini anlıyorum. Yaklaşık 1,5 saat içinde Makedonya sınır kapısına vardık. Pasaportlar toplandı, muamelelerin tamamlanmasını beklerken, çapraz koltukta oturan yaşlı bayan çalan telefonunu açtıktan sonra sempatik bir şive ile başlıyor Türkçe konuşmaya. Telefon görüşmesi bittikten sonra dayanamayıp laf atıyorum, kendisi aslen Kosovalı olup Makedonya’nın Ohrid kentine seneler önce gelin gitmiş. Kosova’nın Prizren şehrinde kardeşleri varmış ve onları ziyaretten dönüyormuş. Prizren’in nüfusunun %80 Türklerden oluştuğunu anlattı, Nato barış gücü bünyesinde ki Türk askeride Prizren’de görevliymiş bu yüzden. Amcasının iki torunu da İstanbul’a gelin gitmiş. Makedonya’ya giriş yaptıktan yarım saat sonra Üsküp’e varıyoruz otogarda otobüsten indikten sonra teyzeyle vedalaşıp ayrılıyorum. Daha önce haritadan yerini yönünü kestirdiğim Makedonya Meydanı’na yollanmaya hazırlanırken, birisi yaklaşıp “taksi lazım mı abi?” diye soruyor. Bir an için Makedonya’da olduğumu unutup “gerek yok sağ ol” deyip uzaklaşıyorum, bir iki adım ilerledikten sonra nasıl oldu bu iş düşünmeye başlıyorum.

DSC_3969

DSC_3989ps

15-20 dakika sürmüyor Meydana varmam, kalacağım oteli elimle koymuş gibi buluyorum. Resepsiyona yaklaşırken otelin güvenlik amiri olduğunu daha sonra öğrendiğim bey abi, sanki alnımda yazıyormuş gibi Türk olduğumu anlayıp “Hoş geldin” deyiveriyor. “Nereden anladın Türk olduğumu be adam!” diye sormaya niyetlenirken, son anda ayıp olmasın diye bozuntuya vermeden devam ediyorum konuşmaya. Resepsiyonda giriş işlemlerim yapılırken, yıllar önce Sarıyer’de Urcan Balık Lokantası’nda karlı bir havada geçen hovardalık maceralarını bir çırpıda anlatıveriyor.

DSC_4005

Odaya valizimi bırakıp hemen sokağa çıkıyorum, Makedonya Meydanı çok güzel aydınlatılmış, her taraf pırıl pırıl tertemiz, yerde numunelik bir çöp bulamazsın. Osmanlı yadigârı Taş Köprü, etrafındaki her şeye “siz yokken ben vardım” der gibi Vardar Nehri’nin üzerinde oturuyor. Makedonya’nın Anneleri Fıskiyesi (Fountain of the Mothers of Macedonia) meydana yakın görülmeye değer başka bir nokta, bir de Makedonya Kapısı var, Makedonya’nın özgürlüğünü kazanmasının 20. Yılı anısına yaptırılmış, yanlış bilgi değilse 5 milyon euroya mâl edilmiş. Daha birçok farklı heykel var etrafta ve tabi Vardar nehri üzerinde farklı stillerde ki köprüler. Heykeller son derece göz alıcı, heybetli. Atlı savaşçı (Warrior on the Horse)isminde ki heykel yerden yaklaşık 6-7 metre yükseklikte, resmen olmasa da bu heykelin Büyük İskender’i temsil ettiği söyleniyor.

Sabah erkenden kalkıp kahvaltımı yapıyorum, pırıl pırıl Balkan güneşi meydanları ısıtmaya başlamış bile, etrafı birde gündüz gözüyle seyredip fotoğrafladıktan sonra Üsküp’ün meşhur Eski Çarşı’sına yöneliyorum. Makedon dinarı lazım, dövizci gördüğüm yere giriyorum. Sapsarı saçlı, mavi gözlü bir adam, para bozmak istediğimi söylüyorum. Paraları sayarken içerideki televizyonda Türk kanalının açık olduğunu görünce “Türkçe konuşuyor musunuz?” diye soruyorum, gülerek “yok başka ne konuşacaktık” cevabını veriyor. Aile içerisinde sadece Türkçe konuşulduğunu ama bölgede konuşulan 4-5 diğer dili de bildiklerini anlatıyor. Türkiye’ye geliyor musunuz diyorum, yok hiç gitmedim, Türkiye’de kimsemiz yok diye yanıtlıyor. Türk deyince biz sadece Türkiye’yi anladığımız için, “Siz Türk’sünüz ama değil mi?” diye cahilce soruyorum. “Eh yani” cevabı geliyor. Makedon olup da Türkçe konuşanlar da var mı diyorum. Makedon diye bir milliyet yok esasen diyor, Makedonya’da yaşayan Türk, Sırp, Yunan, Arnavut, Bulgar hepimiz Makedon’uz, Makedon esasen etnik bir isim değil, folklorik bir isimdir diyor. Ne kadar doğru emin değilim, ama anlattıklarını sizle paylaştım. Mustafa Paşa Cami, Makedonya Müzesi ve Üsküp Kalesinin yerlerini sorup öğreniyorum, çay iç diye tutturuyor, çay içip biraz daha hasbihal edip çarşının içini dolaşmaya devam ediyorum.

DSC_4012

DSC_4028

Önce Mustafa Paşa Camisi, Sultan Selim’in veziri Mustafa Paşa tarafından 1492 yılında yaptırılmış. Ufak, sade ama etkileyici bir yapısı var. Caminin şadırvanında biraz soluklanıp, Üsküp Kalesi’nin yolunu aramaya başlıyorum.

Üsküp Kalesi’nin öyküsü milattan öncelere kadar dayanıyor ama maalesef şu an ki durumu pek ihtişamlı değil. Makedonya hükümeti Üsküp’ü Avrupa’nın turizm merkezlerinden biri yapmak için var gücü ile çalışıyormuş, bu çalışmalardan biri de Kale’nin yenilenmesi ile ilgili, Kale’nin içi inşaat şantiyesi gibi. Kale, şehri çok iyi gören bir tepenin zirvesinde biraz şehri seyredip, bir iki fotoğraf çekip ayrılıyorum.

Müze’yi aramaya başlıyorum. Dükkânlardan birine yaklaşıp, pardon diyorum, karşımdaki söz söylemeyip sadece buyur der gibi kafasını sallayınca, Türkçe mi yoksa İngilizce mi konuşayım karar veremiyorum ve “Türkçe biliyor musunuz?” diye soruyorum. Adam bana “Elhamdülillah Türküz” diyor ve başlıyoruz konuşmaya. Eskişehir’de akrabaları varmış, Müze’yi arıyorum deyince, yan dükkândaki komşusuna, “Arkadaş Türkiye’den gelmiş, müzeye gidecekmiş, iki dakika dükkâna bak.” deyip düşüyor benimle yola, Müzenin kapısına kadar benimle geliyor, teşekkür edip vedalaşıyorum.

DSC_4058

Görebildiğim kadarıyla Makedonya Müzesi’nde çok fazla sayıda eser sergilenmiyor, kısıtlı sergiler var. Makedon halklarının geleneksel kıyafetleri, tarihi evlerin detaylı maketleri, eski tarım aletleri ve benzer diğer şeylerin sergilendiği bir bölüm var, sonra bitişikteki binaya geçip burada da Hristiyan azizlerin tarihi resimleri, bazı İslami eserler ve 2. dünya savaşı dönemine dair bazı belge ve fotoğraflar mevcut.

DSC_4086

DSC_4090

Müzeden ayrılırken saat 1’i geçiyor, biraz sorup soruşturarak Üsküp Hayvanat Bahçesi’ni bulmaya çalışıyorum. Yolda karşılaştığım birkaç kişi çat pat Türkçe konuşarak yolu tarif ediyorlar. Hayvanat bahçesinin giriş biletinin sadece 3 lira olduğunu görünce içeride çok fazla bir şey yok sandım ama yanılmışım. Kaplandan zürafaya, timsahtan su aygırına, aslandan kurta pek çok farklı hayvan cinsi var. Sadece video görüntülerinde görebildiğimiz hayvanları canlı olarak görmek elbette güzel ama şu da bariz bir gerçek ki kafeslere tıkılmış bu hayvanlar son derece mutsuz. Adeta uyuşturulmuşçasına tepkisiz ve hareketsizler.

DSC_4118

DSC_4137

Siberian Tiger in Skopje Zoo

DSC_4158

Hayvanat bahçesinden ayrılıp Üsküp Meydanı’na varana kadar saat 16:00’ı buluyor. Yolda bir 10-15 dakikamı da Aziz Ohrid Katedrali için ayırıyorum. 1970 yılında yapılan yapının mimarisi ilgi çekici, içeride kubbede de çok büyük bir İsa freski var. Kilisinin bir iki fotoğrafını çektikten sonra ağzıma layık bir ziyafet çekiyorum kendime. Biraz dinlenip, sabah ayrıldığım otelimden valizimi alıp, otogara doğru yürümeye başlıyorum. Otogara vardığımda ufak bir sürprizle karşılaşıyorum, saat 18’de kalkacağını sandığım Tiran otobüsü aslında 21’de imiş. Yapacak bir şey yok, otogara çok yakında olan bir alışveriş merkezi var, orada etrafı dolaşıp, biraz alışveriş yaparak vakit öldürüyorum. Saatim gelince otobüse biniyorum, yol aslında 4,5 saat civarında ama 6 saatten fazla sürüyor Tiran’a varmamız, zira sınır kapısında bir yolcunun vizesinde sorun olduğu anlaşılıyor ve 1 saatten fazla bunun için oyalanıyoruz.

Birkaç gün içerisinde 3 farklı ülkenin başkentinde yaptığım yolculukların sonunda Tiran’dan, bedenim biraz yorgun ama zihnim bir o kadar dinlenmiş olarak ayrılıyorum. Kısmetse yeni seyahatlerde yaşadıklarımı yine paylaşmak için sabırsızlanıyorum.

Websitesi: http://kivancekinci.com/
Twitter: twitter.com/kivancekinci
Facebook: https://www.facebook.com/ekinci.kivanc

Kıvanç Ekinci’ye gezi fotoğrafçılığı serimize Nikon D7000 ile katıldığı ve bizlerle Arnavutluk gezisini paylaştığı için Türk Nikon olarak teşekkür ediyoruz. Gitmiş kadar olduk diyoruz ve gezi fotoğraflarını anlatımlarıyla beraber paylaşmak isteyen fotoğrafçı dostlar için küçük bir not düşüyoruz.

Sizde bu projenin içinde yer almak istiyorsanız. Bizimle info@turknikon.com adresinden irtibata geçebilirsiniz. Gezi Fotoğrafları Serisi’ndeki beklentimiz; kısa özgeçmişinizle birlikte, en fazla 25 fotoğraftan oluşan ve “Türk Nikon Gezi Fotoğrafçılığı Serisi” kısmında bahsettiğimiz detayları içerecek şekilde geziyi anlatan fotoğrafları, her bir fotoğrafın hikayesiyle birlikte bize e-mail ile göndermeniz.  Gönderinizi takiben yapılacak değerlendirme neticesinde sizde bu projenin bir parçası olabilirsiniz.